2 Ocak 2008 Çarşamba


Kapalı güneşsiz bir kış günüydü; bu mevsimi sevmediğini bir kez daha hissetti. Hiçbir şeyin tam olmadığı, bütün olumsuzlukların üst üste yaşandığı o gün hayata dair yaşamaya dair geleceğine dair tüm isteğini, heyecanını, beklentilerini kaybetmişti. Hani öyle olur ya aksilikler hep üst üste gelir, biri bitmeden diğeri, iyi hiçbir şey olmuyormuş gibidir bütün dünyada… İş hayatı, aile ilişkileri, akraba ilişkileri, arkadaş ilişkileri hal bu ya hepsi birden tepetaklak olmuştu birkaç günde.

Yalnız bir ses vardı, bir erkeğin sesi; bir destek, bir dayanak, sığınacağı onu bekleyen bir adam, kilometrelerce uzakta yaşayan ama içinde onunla nefes alan, huzur kaynağı olarak tanımladığı (oysa ki dünyadaki en olumsuz insanlardan biriydi ama nasıl oluyorsa huzur veriyordu ona, bu durumu anlayamıyordu, aşk işte şeklinde açıklanabilirdi belki…), kalp ritmini değiştiren, ilki (sonu olmasını diliyordu), uğruna her şeyden vazgeçebileceği, ruhu gibi, ihtiyaç duyduğu hatta muhtaç olduğu bir sevgili, bir eş, bir erkeğin sesi…

Kendini çaresiz, yalnız hissettiği zamanlarda o ses ona umut veriyordu. Öyle ki kendini bazen sağlam, bazen güzel, bazen kadın, bazen dünyaya gözlerini birkaç saat önce açmış bir bebek gibi görmesini sağlıyordu bu ses. Kızgın bile olsa unutuyordu öfkesini, karşısında olsa sımsıkı sarılır, çekerdi kokusunu içine bırakmamak istercesine.

Ayrı oldukları bir gün yazmıştı bu cümleyi, anlatıyor O'nsuz olamadığını, yaşamayı beceremediğini ve en önemlisi koparıp atamadığını kavuşma arzusuyla birleşen ümidini; "Ve ben hamile bir annenin içinde bebeğini taşıdığı, büyüttüğü gibi günün birinde aşkımıza kaldığımız yerden devam edeceğimiz inancını, umudunu taşıyorum kalbimde...".

Hayatında yapmayacağına dair bahse gireceği her şeyi o adam için yapabilirdi.
Kızdığında (ki bunu sık sık yaşıyorlardı) onu seyretmeyi çok seviyordu. Aslında biliyordu ki öfke duyuyordu ona, çok kızgındı ama nedense onun o haline de aşıktı; keskin, sinirli bakışları, o sıcacık adamın soğuk, uzak duruşu ama bir o kadar da sevecen ve bırakmayacak hali...

Gözleri, bakışları onu mest ediyordu; o baktığı zamanlarda kendini güzel, değerli, başarılı hissediyordu. Dünyasını oluşturuyordu o adam, filmlerdeki beğendiği aşkları onunla yaşıyordu, sokakta gördüğü ve hoşuna giden bir çift gördüğünde ikisini koyuyordu yerlerine, beğendiği aşk şarkılarındaki ikisinin aşkıydı, vitrinlerde gördüğü, beğendiği her erkek kıyafetini onun üzerinde hayal ediyordu; şimdisi, geleceği, hayali, umudu, istediği o adamdı, kahramanıydı (Hero'su)...

Hero'sunu bulmuştu ve bırakmayacaktı...

Hayat=O'ydu.

Herkes dilerim bu yeni yılda aşık olur ve aşkı yaşar, mutlu yıllar :)


Not: Heroes dizisine takıldım,çok belli değil mi :)), severek izliyorum, tavsiye ederim.


4 yorum:

Sem dedi ki...

Sçl'ciğim, Daha alıp okumadığım ve konusu ilgimi çeken bir romandan bahsetmek isterim: 'Aşkın Sonu Cinayettir', Pınar Kür ve Mine Söğüt oturup sohbet edip bu kitabı yazmışlar. Aşkın sonu cinayet demelerinin nedeni ise sonunda ya aşk ölürmüş ya da aşıklar. Öyküdeki kızımızın başına böyle bir şey gelsin istemem:(

Duygular hakkında yazmak çok zordur; sen bunu çok güzel başarıyorsun. Umutlu bir yazı olmuş buna sevindim. Dışarıda kar yağarken, zevkle okunan bir yazı olmuş. Yüreğine bereket..

Neden başlık yok peki? Özellikle mi?:))

Sevgiler

sevimlibok dedi ki...

uğruna her şeyden vazgeçebileceği, ruhu gibi, ihtiyaç duyduğu hatta muhtaç olduğu bir sevgili, bir eş, bir erkeğin sesi… o sese sahip olmak isterdim sevgili blog sahibi

betül dedi ki...

çok hoş olmuş.kitap yazmayı düşünür müsün bilmem ama dene bence;)bunca şeyi hissettirebilen bir insanla aynı kanı taşıyor olduğuma inanamıyorum!!!(=P)
yine de Allah sana kolaylık versin=)

semoş dedi ki...

her ne kadar inişler çıkışlar yaşanmış olsa da ilişkinizi devam ettirmeniz, halen birbirinize destek olmanız çok güzel. inşallah bu ilişki evliliğe gider en yakın zamanda...